28 NUMARA

“Turgut Efendi! Kaydını al maktulün. Bugün emniyetten gelecekler, onlar gelene kadar bir bölmede duracak.” Turgut Efendi “tamam” manasında aşağı yukarı salladı önce, sonra “yine mi cinayet!” dercesine sağa sola, salladı, yer yer beyaz kılların işgal ettiği kafasını. 28 numaralı bölmeyi açtı. Dün bu bölmede trafik kazasında parçalanmış bir vücut vardı. “Kökün kurusun İstanbul!” diye isyan etti. Bu kaçıncı ölü? Doymuyordu şehir ölüme. Kim bilir bu seferki kimdi, kaç yaşındaydı, neden öldürülmüştü? Dosyasına baktı ölünün. Bir kadındı. Üstelik genç… Adı Sanem. Kadının yüzünü merak etti. Morga getirilen her ölünün yüzünü görmek isterdi. Bunun sebebini kendisi de bilmiyordu. Belki ölümü yakından görebilmek için. Daha, daha yakından… “Sanem” diye geçirdi içinden. “Bu yaşta neden öldün ki?” Bölmeye yerleştirdi sedyedeki bedeni. Yerine oturdu. Bu işe başlayalı on sekiz sene olmuştu. On sekiz senede ne çok vakaya şahitlik etmişti… İntihar edenler, kocası tarafından öldürülenler, zehirlenenler… Fakat genelde eceliyle ölen yaşlılara tanık oluyordu. “Ecel…” İnsan durup dururken ölür mü? Birkaç saat sonra içeriye yaşlı bir kadın girdi üstünü başını yırtarak, feryat ederek. Teşhis içinmiş. Kadınla birlikte gelen polis ve bir hastane görevlisi Turgut Efendi’den 28 numaralı bölmeden maktulü çıkarmasını istediler. “Tamam” manasında başını salladı. Pek konuşmazdı. Hatta neredeyse hiç konuşmazdı. İş giriş ve çıkışlarındaki selamlamaları da olmasaydı dilsiz olduğu sanılırdı. Konuşacak kimsesi de yoktu. Kimsesizdi Turgut Efendi. Bunu hastane çalışanlarından birkaç genç “bir çılgınlık yapalım” diyerek Turgut Efendi’nin evine doğum günü için sürpriz yapmaya gittiklerinde öğrenmişlerdi. Böyle bir adama doğum günü sürprizi yapılır mıydı? Onlara çılgınlık hissini veren de buydu… Yaşlı kadın maktulün yüzüne bakınca kesik kesik hıçkırıklarla zar zor “bu değil, bu o değil” diyebildi. O sırada Turgut Efendi de maktulün yüzünü görmüştü. Güzel bir yüzdü. Güzel, genç bir kadının yüzü… “Sanem… Ne yaptılar sana?” diye iç geçirdi acı acı. Bir daha baktı Sanem’e, bir daha… “Kapatabilirsin Turgut Efendi, gidelim teyzecim.” Turgut Efendi onlardan sonra uzun uzun bakmaya devam etti. “Sanem…” Bu isim içinde kanatlanıyordu. Sanki ölmemiş, sanki uyuyordu. Birden gözlerini açacak, gülümseyecekti. Üstündeki mavi örtüye bürünecek, Turgut Efendi’yi öpecekti. Ona, “ne güzel bir gün değil mi sevgilim? ” diyecekti. “Sevgilim mi?!” diye irkildi kendi düşüncesinden. “Turgut, irkilme…” diyecekti müthiş gülümsemesiyle. Ilk defa, yıllardan sonra ilk defa biri Turgut Efendi’ye gerçekten sevgiyle gülümseyecekti. Turgut Efendi maktulün yüzünü tekrar örtüp bölmesine yerleştirdi. 28 numara… Bir sayıdan ibaretti sanki kadın. Adamakıllı kadına acımaya başladı Turgut Efendi. Hayır, kendine acıyordu. Kimse ona bu kadar güzel gülümsememişti ve gülümsemeyecekti de. “Sanem ne oldu sana?” Yerinde duramadı. Dışarı çıkıp bir sigara yaktı. Az sonra polislerin geldiğini gördü. Sigarasını bitirmeden yere attı. “28 numarayı aç Turgut Efendi ” Polisler kadının dosyasını incelediler. İçlerinden biri Turgut Efendi’ye döndü: -Buraya bizden önce kimse geldi mi? -Yaşlı bir kadın. -Ne diye gelmiş? -Teşhis… -Allah’ım ya! Turgut Efendi sinirlenen polise, bugün gelen yaşlı kadının yanında bir polis olduğunu söyleyecekken vazgeçti. Her zamanki gibi sustu. Konuyu uzatmaya ne gerek vardı… Polis Turgut Efendi’nin gözlerinin içine bakarak: -Bana bak, biz buraya tekrar gelene kadar bu bölmeye kimse yaklaşmayacak! Anladın mı amca!? “Amca…” Turgut Efendi’nin ağrına gitmişti bu hitap. Yaşı “amcalık” değildi. Fakat yüzündeki yorgunluk ve bıkkınlık onu asıl yaşından çok daha yaşlı gösteriyordu. -Tamam. Dedi Turgut Efendi. Polisler çıktığında mesainin bitmesine iki saat on beş dakika vardı. Morgun kapısını kapattı. Kapının önündeki sandalyeye oturdu. Üzerinde ince bir acı vardı. Kadının ölmüş olmasına üzülüyordu. “Sanem…” İçi daraldı. “Neden üzülüyorum! Buraya yüzlerce ölü geldi! Hiçbirine üzülmedim. Hem kim bilir ne yapmıştı da öldürmüşlerdi?” İçindeki mana veremediği acıyla böyle savaşıyordu. Fakat işe yaradığı yoktu bu çırpınışın. “Orospu!” diyecek oldu. “Kesin kocasını aldattı!” böyle düşündüğü için müthiş bir pişmanlık doldu içine. Gözleri nemlenmişti. “Özür dilerim Sanem.” etrafına bakındı. Kimseler yoktu. Morga girip 28 numaralı bölmeyi açtı. Yılların tecrübesinin verdiği el çabukluğuyla kadını çıkardı bölmeden. Yüzünü açtı. “Sanem ne oldu sana ?” Kadın oturacak kadar doğruldu sanki. Sanki Turgut Efendi’nin yanağından süzülen sıcak gözyaşlarını silecekti. “Ağlama Turgut.” Sesi çok güzeldi, gözleri çok güzel… Ellerini tutmak istedi Turgut Efendi. Örtünün altından kadının elini çıkardı usulca. Kadının elini tuttu, kadın da sevgiyle sıktı Turgut Efendi’nin elini. “Ağlama Turgut, seni seviyorum.” Turgut Efendi’nin kursağına sıkışan kor parçaları gözlerinden sızıyordu. “Ben de seni seviyorum Sanem.” ağlaması arttı. Yere çöktü. Artık pervasızca, sarsıla sarsıla ağlıyordu. Sanem mavi örtüsüne bürünüp ayağa kalktı. Teni beyazdı, saçları simsiyah. Gülüşü vardı, gülüşü çok güzeldi. Turgut Efendi’nin yanına çöküp elini onun omzuna koydu: “Neden ağlıyorsun Turgut, seni seviyorum.” Turgut Efendi doğruldu. Gözlerini sildi. Kadının dışarıda kalan elini ve yüzünü örttü. 28 numaralı bölmeye yerleştirdi. Mesai bitmişti. Hastanedekilerden biri morgun kapısından başını içeri soktu: -Turgut Efendi çıkıyoruz. Hayrola, ağladın mı sen? Cenazen mi var? Turgut Efendi hiç konuşmadan morgun ışıklarını söndürdü, kapıyı kilitleyip çıktı. Evinde, yatağında sırt üstü yatarken hala nemliydi gözleri ve hala kursağında kor parçaları… “Seni seviyorum Sanem.” Sanem’in yarın otopside bedeninin kesilip biçileceğini biliyordu. Nefesi daraldı. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Fenalaştı. Gözleri karardı. Seri adımlarla kendini banyoya attı. Bir an bile düşünmedi, belki de düşünerek bu acıyı uzatmak istemiyordu veya kararından vazgeçmekten korkuyordu. Elini banyodaki aynanın altında duran bir paket jilete uzattı. Ertesi sabah hiçbir zaman bir dakika bile geç gelmeyen Turgut Efendi’yi hastanede göremeyen çalışanlar telefonla ona ulaşmaya çalıştılar. Telefonu açmıyordu. Mühim bir şey olmuş olmalıydı. Turgut Efendi’nin yapacağı şey değildi bu kadar gecikmek veya telefonu açmamak. İçlerinden biri evine gitti. Turgut Efendi’nin yerde yatan bedeniyle karşılaştı. Bileklerinden yerlere akan kan pıhtılaşmıştı. Hemen hastaneye getirdiler. Turgut Efendi artık yaşamıyordu. Yıllarca ölü beden taşıdığı morga şimdi kendi bedeni kaldırılacaktı. Cansız bedeni morgun kapısından içeri sokulurken polisler de içeriden Sanem’in bedenini çıkarıyorlardı. İki sedye yan yana durdu bir anlığına. Sanem mavi örtüsüne bürünüp kalktı. 28 numaralı bölmeye yerleştirilen Turgut Efendi’ye baktı: “Turgut ne oldu sana?” Dedi. Ağladı, ağladı, ağladı…

 

AGİT DESTAN

Reklamlar

YANLIŞ ANLAM

Not: bu yazıyı okumadan önce KOKU ve GETİRDİKLERİ yazısını okuyunuz.

 

Bir yazı okumuştum masa başında. Tarihi pek bir önemsiz. ‘Bir Koku ve Getirdikleri’ imiş yazının başlığı. Oysa ben ‘Bir Korku ve Getirdikleri sanmışım başlığı ve yazının her satırını Bir Korkuya yorumlamışım.

Her satırında ne kadar hak vermiştim yazara. Yazar bir koku bekleyişinden bahsetmiş ilk satırında. Bense beklediğim o korkuya yorumlamışım bu satırı. Henüz gelmemiş fakat günün birinde elbet gelecek, her canlıya tadını tattıracak o korkuya.

-sevmek ne?

-sevilmek ne?

-sevilmemek ne?

-ya da en başta insan olmak ne ? diye sorarken yazar, ben hepsini bir yok oluş korkusuyla cevaplamışım.

sevmek, sevilmek boşa, her insan mahkumdur bir gün yok oluşa.

Yazar son satırlarına doğru kokularını biraz daha açarken bize, -yastıklara, odalara sinen o kokuları- belki de adına aşk kokusu diyemediği o hisleri işlerken okuyucusuna ben yine korkmuştum.

Evet bazı korkular vardır. Hiç bitmeyen, her zaman var olan korkular. Bir gün hepimizi yok edecek korkular. Yok olacağız fakat sonra ne olacağız ? demiştim ki bir başka okuyucu KORKUNUN aslında KOKU olduğunu fark ettirdi. Koskoca yazı birden anlam değiştirdi.

Bir Koku ve Getirdikleri

Bekledim gün boyunca…
Gelmedi.
Belki bir haberdi beklediğim. Belki bir ses, belki bir düş, belki bir gülüş…
Geç gelmiştim Dünyaya. Geç kalmıştım hepten. Hepsi bunun yüzündendi oysa. Hala düşünüyorum iki kelimeyi bir araya nasıl getireceğim diye. Ben kendimi bile bir araya getiremezken; kelimeler mi?
Gözümü kapayıp açsam, ya da hepten açık bıraksam; artık fark etmiyor. Aklımın içinden geçen her şeyde insan olduğumu hatırlıyorum yeniden. Sevişlerde hatırlıyorum mesela, ya da sevilmeyişlerde. Oysa seçemiyorum artık hangisinin hangisi olduğunu.
Sevmek ne?
Sevilmek ne?
Sevilmemek ne?
Ya da en başta insan olmak ne?
Koca bir aldatmaca sanki bu kelimeler. Her biri farklı aslında ama, her biri aynı sanki. Duygular mı savaşıyor yoksa? Yoksa aşkın sonu mu geliyor? Yoksa binlerce yıldır beklediğimiz şu kıyamet mi koptu? Bedenimize değil de ruhumuza mı işledi yoksa yokluk, yok oluş, bitiş, tükeniş…
Yaz sıcağında yürek ferahlığı ister insan. Akıl duruluğu, yeşilin neşesi, mavinin özgürlüğünü ister. Serap görmek ne acı olur insanoğluna? Hasret olup, düş kurup, gecenin bir körüne kadar ne diye bekler ki.
Adındandır herhalde. İnsandır ya…
Erkeğiyle kadınıyla… İnsandır.
Umut vardır hep. Bitmeyen bir hayal vardır içinde. Özlem vardır kıza, küse, saya, söve, özlem vardır. Utanç vardır. Yüzü kızarır da yüreğinin kızardığını kimse görmez. Bekler öylece.
İnsandır dedik ya.
Fakat bazı kokular vardır. Hiç bitmeyen ve her zaman var olan kokular. Bazısı yastıklara sinmiştir, bazısı odalara. Bazı kokularsa kitaplara sinmiştir, hayallere sinmiştir, akıllara işlenmiştir.
İşte bu kokular yeter bazen. Aşk olur bazısı. Söz olur sessizliğin içinde. Çığlık çığlığa duyarsın uzak, çok uzaklardan bir ses…
Sarılmak istersin böyle kokulara. Kim bilir kaç kutsal insanın hayaline girdi bu kokular. Etiyle kemiğiyle bir insan doğurmuşçasına gerçektir onlar.
İşte bir koku!
Kokuda bir haber, kokuda bir ses, kokuda bir düş, kokuda bir gülüş.
Doğar gibi, çekip içene bir “oh” demeli ve yaşamaya devam etmeli insan.

Devrim SANCI.

Zaman Ayrıntısı

tumblr_static_tumblr_static__640

Koşuyorum, koşuyorum! Birden gökyüzü buruşuyor; bir çarşaf gibi… Yıldızlar dökülüyor. Her tarafta insanlar görmeye başlıyorum. Bu mahşer kalabalığının bir anda nasıl oluştuğunu düşünmüyorum bile; çok sıradan geliyor bu durum. Sağıma bakınca bana birkaç metre uzakta bir adam görüyorum. Yaklaştıkça büyüyor, çirkinleşiyor, yaşlanıyor. İyice yaklaşınca bana benzediğini dehşet içinde fark ediyorum. Tam o anda bir uçurumdan düşer gibi göğe fırlıyorum durduğum yerden. Bağırmak için kendimi zorluyorum fakat sesim çıkmıyor. Bir yılan sol bacağıma sarılıyor, bunu çok iyi hissedebiliyorum.

–          Uyan be, ne bağırıyorsun!

Büyük bir korkuyla uyandım. Göğe fırlayıp orada kaybolmaktan kurtulduğum için rahatlıyorum. Salim, ayağıyla sol bacağıma vuruyor. Yarı uyanık bir haldeyim. Fakat Salim’in bundan haberi yok. Bir şeyler söylüyor, galiba beni uyandırmak istiyor. Benim onu duyduğumdan habersiz oluşu şeytanî bir zevk veriyor bana.

–          Ne oluyor ya… Şşşşt! Heeyyy! Delirmiş bu.

Bir daha uyanıyorum. Kulübemdeyim, çok karanlık… Bir daha uyanıyorum. Benim kulübem yok ki. Biraz düşünüyorum. Saçmaladığımın farkına varıyorum ama nerede? Bütün gerçekler Salim’in bağrışıyla kafama demir bir kütle gibi düşüyor!

–          Alooo! Uyanmadın mı oğlum sen?

–          Uyandım, ne bağırıyorsun ya?

–          Saat kaç biliyor musun? Ölü gibi yatıyorsun üstelik bir ara tuhaf yaratıklar gibi çığlık attın. Ben sana bir tekme atınca düzelebildin ve…

–          Ne çığlık mı?

–          Evet. Sana vurunca düzelmene çok güldüm, bozuk radyolar gibi…

Çığlık atmışım… Bana yaklaşan çirkin adam. Yoksa kadın mıydı? Evet kâbus görmüştüm. ‘’Delirmiş bu…’’

–          Uyandım mı ben? Deyince Salim’in bir kaşı kalktı:

–          Hayır, uyuyorsun! Çok aptallaştın. Hep o kitaplar yü…

–          Öyle değil ya, sen bana vurunca…

–          Bilmiyorum ama birazdan vurucam kalkmazsan. Ekmek yarım var evde, git al, ben patates kızartıyorum.

Kalktım. Kollarım bir zombininki gibi aşağıya sarkık, sırtım kambur bir şekilde banyoya doğru yürümeye başladım. ‘’Çirkin adam… Ben miyim o?’’ Göğe düşmek çok korkunç.  Bu korkunç sahnelerin birer kâbustan ibaret olması içimi bir mutlulukla kapladı. Bu mutluluk, aynaya bakınca yerini korkunç bir hüzne, telaşa bıraktı. Dün de aynı şeyler olmuştu. Uyanmış, aynı şekilde yürüyerek buraya gelmiştim. Kahvaltıyı yine Salim hazırlamış sonra da akşama doğru Halil Abi’nin kahvehanesine gitmiş orada gece yarısına kadar pineklemiştik. Önceki yüz gece de bu şekilde başlamıştı. Sonraki yüz geceyi kaybetmiş gibi ürperdim. Bu kadar ‘’aynılık’’ korkutucuydu.

–          Fırından al, marketin yenilmiyor.

Cevap vermedim. Yüzümü kurulamadan dışarı çıktım. Yüzüme çarpan estrici rüzgâr içimde mistik duygular doğuruyordu. Yaşlı bir adam bana doğru yürüyordu. İyice yaklaşınca aklıma rüyamda gördüğüm adam –veya yaratık- geldi. İçimi manasız bir hüzün kapladı. Sonra kendime kızdım. Bu adamı o yaratıkla kıyaslama, ikisini birbirine benzetme hakkını kimden alıyordum? Adamın yüzündekiler, çizgiler… Aman Allah’ım! Yaşlanmak istemiyorum!

–          İki ekmek.

–          Ekmek kalmadı.

–          Hiç mi yok?

–          Şunlar var, biraz sert. İstersen vereyim?

‘’Fırından al, marketin yenilmiyor!’’ Ama fırında ekmek yok.

–          Kaçta çıkar sıcak? Fırıncı yüzüme artık git der gibi baktı:

–          İki saate…

İçimden ‘’ne biçim fırıncı’’ diye geçirdim.

–          Beğenmiyorsan başka fırına git kardeş!

Tüylerim diken diken oldu. İçimden geçirdiğimi sanıyordum. Gerçekten duymuş muydu? Bana bağırmasına sinirlendim. Ama başımı kaldırıp ona bakamıyordum bile. Yine de intikamımı almıştım. O benden önce yaşlanacaktı. Bunu düşününce ona zarar vermişim gibi hissettim. O zaten yaşlıcaydı. Fakat yine de ikimiz de yaşlanacağız ve ben çok daha gencim. Bu haksızlık…

–          Buyrun?

–          Ekmek, iki tane.

–          Buyrun, başka arzunuz?

–          Sağol…

Marketlerin en sevdiğim yanı, ne diyeceğimin, nasıl alacağımın en baştan belli olması. Bir ATM’den para çeker gibi ya da bir robotla konuşur gibi.

–          İki otuz.

–          Hı?

–          İki otuz, ekmekler…

–          Ha, pardon. Buyrun.

Kasiyer kadının yüzünde tek mimik yoktu. Yanaklarında abartılı bir kırmızılık… Neydi onun adı… Yanaklara sürülen?

–          Buyrun.

–          Teşekkürler.

Para üstünü alırken bugün ne çok ‘’buyrun’’ lafı duydum diye düşündüm.

–          Semra Özeeeen! Semra Özen! Lütfen danışmaya gelebilir misiniz?

Duyuruyu hiç duymamış, sanki başka bir yere gidecekmiş gibi sakince kalktı. Yakasında bir isimlik vardı: Semra Betül Özen. Fakat Semra demişlerdi sadece… Olsun ne fark eder ki? Olur mu, o halde neden ‘’Betül’’ var? Aman ya… Elinde poşetler olan bir adam kasanın önünde durdu. Kasiyeri gözleriyle aramaya başladı. Sonra boynunu öne, sağa-sola uzatıp etrafına bakındı. Ona ‘’kasiyer danışmada’’ diyebilirdim. Demek istedim ama demedim. Neden dememiştim ki? Belki de bana, ‘’sana ne be!’’ demesinden korktum.

Eve yaklaşınca ekmekleri fırından değil de marketten aldığım geldi aklıma. Salim kızacaktı. Kızarsa kızsın, bana kızacak değil ya. Bu saatte ekmek çıkarmayan fırıncıya kızar.

Saat kaçtı? Telefonumu yanıma almadığımı fark ettim. Salim ‘’bu saate kadar uyumak’’tan söz etmişti. O hep öyle der zaten. Salim’i düşününce aklıma fırıncı geldi tekrar. Yaşlanacaktı. Benden önce… Fakat bu haksızlık… Nihayetinde ikimiz de yaşlanacağız ama ben daha çok gencim. Fırıncıya acıdım. Kendime de kızdım. Sonuçta o da bir zamanlar gençti. Ama o zamanlarda da evden çıkarken gördüğüm,  yüzünde derin çizgiler olan adam ondan yaşlıydı. Benle fırıncı gibi… Fırıncıyla yaşlı adam… İnsanların hepsi neden aynı yaşta değil ki? Öyle olsaydı…

–          Nerede kaldın, patatesler soğudu.

–          Fırında yoktu.

–          Hiç mi?

–          Sadece sert kalmıştı.

–          Ne biçim fırın ya, öff…

Bir anda ‘’beğenmiyorsan alma kardeşim’’ diye geçirdim içimden, bu iç geçitiş iradem dışında, büsbütün kendiliğinden oldu sanki.

–          Ne?

–          Ne, ne?

–          Beğenmiyorsan alma dedin!?

–          Ne?

–          Neyse kahvaltı hazır, hadi…

İçimden geçirdiklerimi nasıl duyuyorlardı? Acaba şimdi de duyuyor mu beni? Markette elinde poşetler olan adam duymamıştı. Belki de sağırdı. Salim’in yüzüne baktım. Beni duyduğuna dair hiçbir belirti yoktu. Salim’e acıdım, yaşlanacaktı… Bardaklara çay dolduruyordu. Onun evin hemen her işini üstlenmesi ona saygı duymamı sağlıyordu. Çay doldururken kaşları çatıktı, o an bir şeye sinirleniyor gibiydi. Bardaklara düşman gibi bakmasına şaşırdım. Yoksa… Yoksa şu an beni duyuyor muydu? Belki de ondan sinirliydi.

–          Öff! Ne biçim fırın ya! Yukarıdakine gitseydin.

İçimden ‘’beğenmiyorsan alma’’ diye geçirmekten korktum. Bu defa da duysaydı fena kızardı. Ama bunu düşünerek zaten içimden geçirmiş olduğumu fark ettim. Tuhaf bir his doldu içime.

–          Yukarısı uzak, markete gittim.

‘’Kasiyer danışmaya gitti’’ Semra Betül Özen… Şu kasiyer güzel kadındı. Allıktı, evet o kırmızılık, yanağa sürülen şey. Bunu nereden biliyordum acaba?

-Bir şey soracağım Salim, senin adı Salim Ali olsaydı mesela ve çalıştığın yerde sana ‘’Salim’’ diye anons ederek seslenselerdi…

Salim yüzüme bakmıyordu bile. Galiba içimden geçirmiştim. Ağzındaki zeytin çekirdeğini öksürecekmiş gibi tuttuğu eline tükürdü. Bütün insanlar zeytin çekirdeğini neden böyle çıkarırlardı ki?

–          Ben bugün uyandım, değil mi?

–          -Bilmiyorum dedik ya…

Sustum. Yanıma yaklaşan çirkin yaratık. Bana benziyordu. Ama ben onu yaşlı adama benzetmiştim. Demek yaşlı adam gibi olacaktım. Kendime acıdım. Fırıncıya, yaşlı adama acıdım. Salim’in yüzüne baktım, ona da acıdım.

AGİT DESTAN

NEDEN?

1484F4B6146EDA34

Her şey nedensiz değil mi? ‘Neden?’ sorusunun cevabını cesurca korkmadan verebilen var mı?

Neden cevapsız  ‘Neden?’ sorusu…

‘Neden? diye sorup yanıt alamadığım çok sorum var, içimin kor olduğu bir sürü ‘Neden?’

Yürüdüğüm yollar aynı, dar  ve bir o kadar tenha,soğuk.  Geçtiğim sokaklar yaralı sanki her bir evin duvarlarında onlarca isyan… Abdal olmuş da donatmış duvarları birtakım yaralı. Bana da okuyup korlanmak kalmış gibi. Her geçtiğim sokağın Abdallarını arıyorum. Hele aralarında bir yaralı ki benim bu satırları yazmamı sağladı. Tek bir şey yazmıştı;

“Neden?”

Cevap yok, kimse veremiyor kimse cesaret edemiyor. Belli ki bu yaralı da verememiş cevabı ya da bulamamış belki de arayışının son noktası içini bu duvara dökmek olmuştu.

“Yaşayabiliyor muydu?” , “Yaşıyorsa neydi?”

Belki şuan hizmetçisine ya da bakıcısına emirler yağdırıyordu ya da kağıt topluyordu sokak sokak.

Belki bir hastane köşesinde ağlamaktan heba olmuştu ya da bir parkta doyasıya eğleniyordu.

Belki gitmişti  çoktan, bu şehri terk etmişti.

Belki de hiç yoktu, olmamıştı; ben oldurmuştum ‘Neden?’ lerimi oldurduğum gibi.

Sokaklar bitmiyor; duvar yazıları da. Hepsinin imzasını taşıdığı farklı alın yazıları; hepsine aynı güzergahta  yürüyerek şahit oluyorum. Başladığım gibi bitiremiyorum bu güzergahı, sokak araları çıkılmaz hal alıyor. Tükeniyorum çoğu zaman, içimden ‘Neden?’ diye haykırmak geliyor ama biliyorum başladığı gibi biten ya da hiç bitmeyecek olan çok şey var.

Yollar hiç bitmeyecek hep bir adım daha yaklaşacak bitmeyecek olana.

Biteviye bitmemekler kalacak paylara…

Derya SARA

 

AKREP BANA PARA VERDİ

images

Bir ıslık kulağımı delip geçmişti sanki, bir kurşun gibi ama bir o kadar tatlıydı, melodikti. Geldiği yöne bakmam çok zaman almamıştı. Ufakça bir çocuk vardı, önünde kendinin iki katı bir tezgah, üstünde kuş lokumları. Kim bilir ıslığı hangi türküyü anlatıyordu. Melodiler tanıdık geliyordu ama yanına gidip gitmemekte kararsız kalmıştım. Melodileri ile para kazanmaya çalışıyordu; kuşlokumları bahanesi gibiydi. İçimden “neden kuşlokumları?” diye sormak gelmişti ama nasıl sormalı bilemedim.

“gel buraya küçük!” diye bağırsam, yapamazdım.

Niye cesaret edemiyordum ki!

Ben kendimi sorgulayadurayım o çoktan yol almıştı başka yöne ıslığıyla beraber…

Taşıdığı tezgahı kim bilir nasıl ağırdı? Kim bilir nasıl yük oluyordu omuzlarına hayat?

Ama eminim ıslığı kurtarıyordu onu bu yükten, kurtarmıyor olsa melodik olmazdı, kuşlokumlarını öttürmeye çalışmazdı. Kuşlokumlarını öttürmeye çalışmak, belki de hayatının en güzel şeyiydi.  Minicik bedeninin bir amacı vardı belki “kuşlokumlarını öttürmek, ötüşlerini herkese duyurmak…”

Ya da,

Ya da ben çok hayalperestim.

Minicik bir bedenin para kazanmaya çalışması ne kadar kabul edilebilir bir şeydi?

Ne kadar?

Hayalperestliğim, çaresizliğim burnumun ucunu sızlatıyordu.

Hala kalmış mıydı bende hayalperestlik?

Hani o, her sabah işe vaktinde yetişmek için koşar adım yürüyen,

Zamanın esiri olmuş,

Hep daha iyisi için uğraşan,

İnsanları uzağında tutan,

Vaktim yok deyip herkesi reddeden ben değil miydim?

Hayalperestlik nerede?

Bir zamanlar yeminli olduğum her şey yalan olmuş sanki,

Ben de onlardan olmuşum;

Akrep bana da para vermiş.

Derya SARA

Öğrenciler Mehmetçik İçin Oyuncaklarını Satışa Çıkardı…

indir (1)Kars’ın Selim ilçesinde 4 ilkokul öğrencisi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) Afrin’de yürüttüğü Zeytin Dalı Harekatı’na katılan askerlere destek için oyuncaklarını satışa çıkardı.

Atatürk Yatılı Bölge ilkokulunda öğrenim gören Dilara Ustabay (9), Aslı Şevval Çelik (11), Eylül Pir (9) ve Cansu Toper (9), okulun bahçesinde stant açarak, gelirini Mehmetçik’e göndermek üzere oyuncaklarını satışa koydu.

Öğrenci ve velilerin de ilgi gösterdiği stantta küçük öğrenciler, “Mehmetçik için Afrin’deki bütün askerlerimize başarılar. Ne mutlu Türküm diyene” yazısını yazarak vatandaşlardan destek istedi.

– Babamda asker

Öğrencilerden Eylül Pir, gazetecilere yaptığı açıklamada, “Oyuncaklarımızı satıp Afrin’deki Mehmetçiğimiz için bağış yapacağız. Benim babam da asker, çektikleri zorlukları bildiğim için bu bağışı yapmak istedim.” dedi.

Diğer bir öğrenci, Aslı Şevval Çelik de, şehitlere Allah’tan rahmet dileyerek, “Afrin’deki olayları duyunca çok duygulanıp ben de yardım yapmak istedim. Bugün nasıl okula gidebiliyorsak, evimizde nasıl rahat uyuyabiliyorsak bunların hepsi asker ve polislerimize borçluyuz.” diye konuştu.

– Askerlerimizin arkasındayız

Öğrencilerden Dilara Ustabay’ın babası Ergüven Ustabay da “Kızım bana bu yöndeki düşüncesini söyleyince çok sevindim, gururlandım. Yurt içi ve dışında mücadele eden güvenlik güçlerimize selamlarımızı gönderiyoruz. 7’den 70’e hepimiz güvenlik güçlerimizin arkasındayız.” şeklinde konuştu.

Öğrenciler ayrıca, askerlere destek için kaleme aldıkları mektupları da Afrin’e gönderecek.

Tacettin Durmuş/Serhat Birikim Medya Grubu

Kaynak: http://www.serhatbirikim.com.tr/haber-ogrenciler-mehmetcik-icin-oyuncaklarini-satisa-cikardi-10782.html